22 Mayıs 2008 Perşembe

İkiz Tepeler

Bugünlerde yeni bir Internet servisi kullanmaya başladım. Joost adlı bu servis sayesinde çeşitli filmleri ve televizyon dizilerini bilgisayarınız üzerinden kullanabiliyorsunuz, tabii geniş bant Internet bağlantınız varsa.

Zamanım olup neler var diye baktığımda bir sürprizle karşılaştım. 1990'lı yılların başında özel televizyon yayınına izin veridiğinde Magic Box adlı bir televizyon kurulmuş ve yurt dışından Türkiye'ye yayın yapmaya başlamıştı. Daha sonra Star Televizyonu olacak bu kanal, bir çok yabancı diziyi göstermeye başlamıştı. Yayınlar henüz çok iyi izlenemiyordu, genelde yarısında bir yerde karlı göstermeye başlıyordu, ama yıllarca TRT televizyonlarını seyrettikten sonra büyük bir değişiklik olarak gelmişti.

Bu televizyonun yayınladığı ilginç dizilerden biri İkiz Tepeler'di. O zamanlar Dallas'ın Alacakaranlık Kuşağı ile karışımı gibi benzetmelerle tanımlanan bu dizi ünlü yönetmen David Lynch'i televizyona sokmuş, müthiş hayal gücünü ve fantazilerini televizyon seyircisi üzerinde denemesine önayak olmuştu. O zamanki ticari başarısını bilmiyorum, ama bir çok seyirci için bu tüm zamanların en "kült" dizilerinden bir oldu.

Küçük bir kasaba olan Twin Peaks (İkiz Tepeler, tabii ki ismin neyi ima ettiği diziyi seyredince açıkça ortaya çıkıyor) genç lise öğrencisi Laura Palmer'ın öldürülmesiyle sarsılır, ama olaylar birbirini izleyecektir. Dizideki karakterlerin hepsi uçta, hepsi aşırı. Baş karakter Dedektif Cooper başta olmak üzere bir sürü karakterin (çoğunlukla garip ve fantastik) rüyaları hep önemli ipuçları taşıyor ve doğaüstü güçler kol geziyor. Diziyi yeniden seyredince Lynch'in yeteneğine bir kez daha hayran oldum. TV dünyası gibi her zaman yaratıcılığa çok prim vermeyebilen bir ortamda güzel bir yapıt çıkarmış (tabii ki bölümlerin bazılarını Mark Frost yazmış ve yönetmiş ama ana fikir ve yaratıcılık Lynch'ten geliyor).


Aradan yıllar geçtiği için bütün ayrıntıları hatırlamak zor, ama uçuk rüya sahneleri, Bob adlı yaratık, delilikle akılılık arasında gidip gelen karakterleriyle bu dizi anılarımda önemli bir yer tutuyor. Şimdi izlerken aynı tadı almak zor olabilir tabii, ama anıları canlandıracağı kesin....

19 Mart 2008 Çarşamba

Arthur C. Clarke

Az önce CNN web sayfasında ünlü İngiliz bilim-kurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın 90 yaşında öldüğü duyuruldu. Bu haber birdenbire beni yıllar öncesine götürdü.

70'li yılların ortalarıydı. Bilim Kurgu merakım sürüyordu. Sinemada çok fazla kaliteli bilim kurgu filmi yoktu, olanlar da genelde B sınıfı kötü filmlerdi.

Gecikmeli olarak Türkiye'de gösterilen Stanley Kubrick filmi 2001 Uzay Macerası o sırada sinema gündemine bomba gibi düştü. O güne kadar çekilen bilim kurgu filmlerine oranla çok daha yüksek özel efekt teknolojisi kullanılarak çekilmişti. Müzikler harikaydı (unutmadığım bir bölüm, uzayda dönerek birbirine yaklaşan iki aracın karmaşık dansına eşlik eden Mavi Tuna valsini içeriyordu). Görsel efektler gerçekten inanılmazdı (taş devri insanının havaya fırlattığı kemik bir sonraki sahnede bir uzay gemisine dönüşüyordu).

Çok sonraları bu filme esin kaynağı olan "The Sentinel" ("Nöbetçi") öyküsünü okuduğumda filmin senaryosuna hayran kalmıştım, çünkü çok ekonomik bir şekilde ortaya atılan küçük bir hipotezden bu kadar güzel bir senaryo çıkmasına şaşırmıştım.

Filmi yanılmıyorsam Beyoğlu Emek sinemasında izlemiştim. Emek sineması büyük bir renovasyonla açılmış ve yeni ses düzenini ön plana çıkararak ses getirecek filmler göstermeye başlamıştı. İlk gösterdiği film ise David Lean'in İrlandalı Kız filmiydi. Ses sinemada dönüp duruyor, atların nal sesleri birden arkanıza geçiyor, kuşların haykırışını hemen tepenizde duyuyordunuz. (Yıllar sonra bu filmi tekrar seyrettiğimde vasat bulmuştum)

Filmin özellikle final bölümü - ki bir özel efekt ve renk cümbüşüydü - sinema eleştirmenleri arasında epeyce bir tartışma yaratmıştı. Çeşitli felsefi yorumlara girilmiş ve özellikle sosyalist eğilimli yazarlarla diğerleri arasında ilginç yorum farkları ortaya çıkmıştı.

Filmde yavaş yavaş bozularak insanlara karşı harekete geçen Hal tiplemesi de bir ilkti. (Çeşitli yayınlarda HAL isminin IBM isminin harflerinin bir geri alınmasıyla oluşturulduğu teorisi ele alınmıştı ve gizli reklamdan söz edilmişti).

Filmi dönüp dönüp 3 ya da 4 kez izlediğimi anımsıyorum. Çok daha sonraları hem devam romanlarını okudum hem de filmlerini seyrettim ama orijinal filmin hem havasını hem de heyecanını hissedemedim.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Independenta patladığında neredeydiniz?

Geçen yıllarda "Çemberimde Gül Oya" dizisinde de işlenen tanker kazasını birinci elden gördüğümde üniversitede öğrenciydim ve Bebek'te yurtta kalıyordum. 15 Kasım 1979 gecesi sabaha karşı büyük bir patlamayla uyanmıştık. Uyku sersemliğiyle ne olduğunu anlamamız imkansızdı ama ilk düşüncem İstanbul'da büyük bir patlama olduğuydu, çünkü alevlerin kızıllığı penceremize vuruyordu. Bir kaç saniye için de olsa bunun bir nükleer patlama olup olmadığını da düşündüğümü anımsıyorum.

12 Eylül öncesinin terörlü günlerinde bunun bir bomba olduğunu düşünmek normaldi, ama günün ilerleyen saatlerinde bunun bir Yunan yük gemisine çarpan Romen bandıralı İndependenta olduğunu öğrenmiştik. Tankerden çıkan petrol günlerce yandı ve İstanbul Boğazı uzun süre bu kızıllığın gölgesinde kaldi. Geminin enkazı yıllar sonra çıkarılabildi ve boğazdan geçen gemilerin başına bela açması sona ermiş oldu.

İlk defa Dünya Kupası seyrettiğinizde neredeydiniz?



Dünya Kupası ilk defa ilgi alanıma girdiğinde henüz 9 yaşındaydım. Evimizde televizyon yoktu ve 1970 Dünya Kupası finali Meksika'da oynanıyordu. Babam ve bir kaç arkadaşıyla arabalara binip bir saat kadar uzaktaki Biga'ya gitmiştik. Pek fazla bir şey hatırlamıyorum doğrusu, ama Brezilya İtalya'ya karşı 4-1 galip gelmiş.

Bir sonraki Dünya Kupası 1974'te Almanya'da yapılmıştı. O arada televizyonumuzu almış, tek kanallı siyah-beyaz yayınların en ilgimizi çekenlerden biri de Dünya Kupası olmuştu.

Ben baştan beri Hollanda'yı tutuyordum. (20 yıldan fazla sonra Hollanda'ya yerleşeceğimi bilemezdim tabii...) Cruyff, Neeskens, van der Kerkhoff biraderler, Haan ve bütün o nefis kadro...

Finale kadar iyi gelen Hollanda finald Almanya'ya 2-1 yenilmişti. Daha sonraki Dünya Kupaları'nı aynı heyecanla izleyemedim, ta ki Türkiye'nin üçüncü olduğu 2002'ye kadar.

29 Ekim 2007 Pazartesi

Metis Çeviri

Daha önceki bir yazımda Yazko Çeviri'den bahsetmiş ve bu derginin yazın yaşamımızdaki yerinden bahsetmiştim. Bu derginin yayımının sona ermesinden sonra üç yıl kadar bu alanda büyük bir boşluk oldu. Her ne kadar BFS (bilim, felsefe, sanat) yayınlarından Ahmet Cemal ve Mustafa Küpüşoğlu'nun yönetiminde Dün ve Bugün Çeviri dergisi 1985-1986 arasında 3 sayı çıkabildiyse de uzun ömürlü olmadığından önemli bir iz bırakamadı.

1987 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi'nden arkadaşlarım Müge Gürsoy ve Semih Sökmen'in sahibi oldukları Metis Yayınları'na gidip geliyordum. Her ne kadar bu işin eğitimini görmediysem de çeviri yapmak hayatımın önemli bir kısmını kaplıyordu. Aynı ilgiyi duyan bir kaç kişi olduğunu da öğrenince birlikte bir şeyler yapmaya karar vermiştik.

Aynı yıl Metis'in tartışma - eleştiri dergisi Defter de yayına başlayacak, 2002 yılına kadar 45 sayı yayınlanacaktı. Dergi yayıncılığı Metis'in yeni girdiği, oldukça zahmetli ve garantili olmayan bir işti. Bir yandan piyasada büyük gazete ya da yayınevlerinin desteğiyle ayakta duran dergilerle (örneğin Milliyet Sanat Dergisi) rekabet etmek, hem de bunu Çeviri gibi oldukça dar bir çerçeveyi işleyerek yapmak gerçekten zordu. Yine de ekip büyük bir heyecanla işe koyuldu ve Metis Çeviri doğmuş oldu.

"1987 Güz" başlığıyla yayınlanan ilk sayının Yayın Kurulu aşağıdaki kişilerden oluşuyordu:

Müge Gürsoy (Metis Kurucusu ve editörü)
Suat Karantay (Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümü öğretim üyesi)
Turgay Kurultay (İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi)
Levent Mollamustafaoğlu (bendeniz, amatör çevirmen ve yazar)
Güzide Refiğ (B.Ü. Endüstri Mühendisliği mezunu, çevirmen)
Yurdanur Salman (B.Ü. öğretim görevlisi ve çevirmen)
Hür Yumer (Çevirmen - Maalesef intihar ederek hayatına son verdiğini öğrendim)

Hepsi de çeviriye gönül vermiş kişilerden oluşmuş bu ekip üç ayda bir yayınlanacak dergi için bir kaç kez bir araya geliyor, arada yazılarını ya da çevirilerini hazırlıyor ve baskıya veriyordu. Yayın Kurulunun çeviri duayeni Yurdanur Salman'dı. Artık bulunması çok zor olan, bir başka kuşağa ait nezaketi taşıyan Yurdanur hanım, yaşça ondan çok küçük olmamıza rağmen bizimle bile "siz" diyerek konuşur, eleştirilerini bile büyük bir nezaketle dile getirirdi.

Dergi sayılarının değişik formatlar taşıyabilmesine karşın belli bölümler yinelenebiliyordu. İlk sayının söyleşisini Müge Gürsoy'la ben büyük bir yazın adamı Memet Fuat'la yapmış ve özellikle Yeni Dergi döneminden söz etmiştik. "Çevrilmemiş Yapıtlara Önsözler" henüz Türkçe'ye çevrilmemiş yapıtları tanıtıyordu. Dergide çeviribilim yazılarının yanısıra yabancı dillerden Türkçe'ye ya da Türkçe'den yabancı dillere çevrilen öykü ya da makaleler olabiliyordu. "Karşılaştırmalı Çeviri" bölümünde özgür metinle çevirisi yanyana yayınlanıyordu. "Çevirmece" bölümünde okurlar da katkıya çağrılıyor ve verilen kısa bir metnin çevirisinin yapılması isteniyordu. "Eşekarısı" bölümünde dil yanlışları saptanıyor ve aşırı yanlış yapanların dili sokuluyordu. Dergiye katkıda bulunanların listesi ise son derece çarpıcıydı: Füsun Akatlı, Jale Parla, Melahat Togar, Cevat Çapar, Oruç Aruoba, Nesrin Kasap, Murat Belge.

2. sayıda Vedat Günyol'la söyleşi yaptık ve 1940'larda kurulan Tercüme Bürosu'dan bahsettik. Bu arada Yayın Kurulu'na çevirmen Nesrin Kasap katılmıştı. Bu sayıda ben de Samuel Beckett'ten "Play" adlı oyunu çevirmiştim. Yine aynı sayıda Martin Esslin'in "Absurd Theatre" adlı tanıtıcı yazısını da çevirmiştim.

3. sayının söyleşisi ünlü çevirmen ve öğretim üyesi Güzin Dino ile yapıldı. Dikkati çeken yazılar arasında Prof. Gül Işık'ın Goytisolo çevirisi, Fatih Özgüven ile Lale Müldür'ün Nabokov'dan Pale Fire çevirisi (tabii ki Canto One) sayılabilir.

4. sayıda Hür Yumer Yayın Kurulu'ndan ayrıldı. Bu sayının söyleşisi ünlü akademisyen ve çevirmen Nermin Menemencioğlu ile yapıldı. Gül Işık'ın İspanyol yazınının Türkiye'deki geçmişiyle ilgili yazısı, Lorca çevirileri, Tomris Uyar'ın Sylvia Plath çevirisi, Latince'den Seneca çevirisi çarpıcı bölümler arasında.

5. sayıda Melahat Togar söyleşisi vardı. Bu sayının ağırlığı Alman edebiyatı üzerineydi.

6. sayıdan itibaren ben işlerimin yoğunluğundan dolayı Yayın Kurulu'ndan ayrıldım. Yine de dergiye katkılarımı sürdürmeye devam ettim. Bu sayıda Güzide Refiğ de ayrıldı. Tahsin Yücel ile bir söyleşi yapılan bu sayıda Tomris Uyar ve Hilmi Yavuz'dan çeviriler var.

7. sayının söyleşisi Nermi Uygur ile yapıldı. Sayının ilginç yazıları arasında iki farklı Jabberwocky çevirisi ve Cevat Çapan'ın Auden çevirisi.

8. sayıda Can Yücel söyleşisi var. (Ölümünden 10 yıl önce, 1989'da yapılmış) Bu sayıda Nesrin Kasap ta ayrılmış.

9. sayıda Pınar Kür ile söyleşi yapılmış, bu sayede Pınar Kür'ün de Pirandello çevirileri olduğunu öğreniyoruz.

10. sayıda ansiklopedi çevirileri ele alınmış. Bu sayıda ben Ray Bradbury'nin en güzel öykülerinden biri olan "The Smile" çevirimi yayınlamıştım.

11. sayıda sinema çevirisi ele alınmış. Ayrıca bu sayıda yakın zamanda ölen Berke Vardar ile ilgili anı ve değerlendirme yazıları yayınlanmış.

1991 kışında yayınlanan 14. sayıda yeniden devreye girdim, çünkü bu seferki konu Bilim Kurgu çevirisi üzerineydi. Bülent Somay'ın da büyük katkıda bulunduğu bu sayıda ben Fred Saberhagen'dan "Young Girl at an Open Half-Door" öyküsünü çevirmiş, Türkiye'deki "talihsiz" Bilim-Kurgu çevirilerini incelediğim ve o zaman henüz çevrilmemiş olan "Dune" ile ilgili bir makale yazmıştım. Ayrıca Türkçe'ye çevrilen bütün Bilim Kurgu yapıtlarını içeren bir Çeviri Kaynakçası hazırladık. Bu sayıda Yurdanur Salman'ın da Yayın Kurulu'ndan ayrıldığını görüyoruz.

15. sayının konusu çocuk edebiyatı ve çevirisiydi. Pamuk Prenses masalının arkasındaki gerçek anlamları araştıran Bruno Bettelheim yazısı, Talat Halman çevirileri sayının dikkati çekenleri arasında. Yine bu sayıda Çocuk Edebiyatı çeviri kaynakçası yer alıyor.

16. sayının konusu Türkçe'den çeviriler üzerine. 17. sayıda ağırlık teknik çeviri. Bu sayıda Aykut Derman ayrılmış ve Emel Ergun kurula katılmış. 18. sayıda ikinci dilden çeviriler ele alınmış. 19. sayının konusu Çeviri Eğitimi.

Derginin son sayısı 1992 sonbaharında çift sayı olarak yayınlandı. Çeviri dergileri üzerine bir söyleşi yayınlayarak bir anlamda daireyi tamamlayan bu sayıda çeşitli veda yazıları da yer alıyor. Maalesef ben no sırada yurt dışında olduğumdan bu sayıya katkıda bulunamamıştım.

1987-1992 yılları arasında 21 sayı çıkmayı başarmış bu en uzun soluklu çeviri dergisi sanırım ülkemiz kültür ve edebiyat yaşamında önemli bir iz bırakarak tarihteki yerini aldı. Kısa bir süre de olsa bu dergiye katkıda bulunmaktan her zaman gurur duydum!

27 Ekim 2007 Cumartesi

B.Ü. Müzik Kulübü Rock Korosu 1983-1984

Daha önceki bir yazımda B.Ü. Müzik Kulübü bünyesinde kurulan Sentimental Journey grubundan bahsetmiştim. Bu grup üyelerinin zaman bulamaması nedeniyle faaliyetine ara vermişti. Bu sıralarda yine Müzik Kulübü dahilinde başka girişimler oluyordu.

Müzik Kulübü'nün gediklilerinden Deniz Şener, bir rock orkestrası eşliğinde müzikyapacak küçük bir grup ("chorissima") ve arka planda vokal yapacak büyük bir koro planlıyordu. Bu çalışmalardan haberim olunca ben de koroya katıldım. Koro yaklaşık 30 kişiden oluşuyordu yanlış anımsamıyorsam. Chorissima'da müzik altyapısı daha zengin olan bir kaç arkadaşımız görev yapıyordu. Anımsadığım isimler Bora Ebeoğlu, Murat Ünlü, Oğuz Cihat Gel....

O sırada Müzik Kulübü'nün de başkanı olan Deniz Şener müzik konusunda inanılmaz bir beceriye sahipti. Çalışmak istediği bir parçayı evde bütün partisyonlarına ayırır, her partisyonu ayrı notaya döker, her şeyi fotokopiyle çoğaltır ve koro elemanlarının önüne getirirdi. (Kişisel bilgisayarların henüz yaygınlaşmadığı bir dönemden bahsediyorum) Daha sonraları bu becerisinin benzerini kurduğu yazılım şirketinde kullanarak tüm zamanların en önemli yazılım projesini takip edecekti, ama bildiğim kadarıyla bu ütopik projesi (henüz) gerçekleşmedi.

Koro projesinin ağırlık ekseni vokal üzerineydi. Her ne kadar eşlikteki orkestra sayesinde rock müziğin etkisi artıyorsa da rock parçaları bile vokal ön plana çıkarılarak düzenleniyordu.

Deniz Şener tutkulu bir şekilde çalışmaları yönetir, bazen gece yarısına kadar süren bu çalışmalarda aynı emeği göstermeyen elemanlara karşı oldukça sert olabilirdi. Oldukça maceralı, bazen kavgalı geçen uzun çalışmaların sonunda koro üniversitede yanılmıyorsam 3 konser kadar verdi.

O yıllardan aklımda kalan ve beni sonradan çok rahatsız eden bir ayrıntıyı da atlamayayım. O sırada çalışmalar dolayısıyla BÜMK'nin meşhur çalışma odası her zaman meşguldü. Odayı kullanmak için başvuran Mozaik grubunun elemanlarına bir toplantı yapılarak Hayır cevabı verilmişti. Söylenen neden ise grubun müzik anlayışının BÜMK ilkelerine uymadığı belirtilmişti. Sanırım bu Deniz Şener'in tavrıydı. Çok sonraları bu olay aklıma geldiğinde sansürcü bir yaklaşım olduğunu düşünerek son derece rahatsız oldum. Galiba olay olduğunda herhangi bir tepki göstermemiştim ve bunun sorumluluğunu her zaman duydum. Mozaik grubu Nueva Canceon (Yeni Türkü) tarzı müzik yapan ve özellikle İnti İllimani gibi devrimci grupların müziklerini yorumlayan çok yetenekli bir gruptu. Grup elemanları arasında (şimdilerde caz ağırlıklı albümler yapan ve son derece başarılı olan) Ayşe Tütüncü, Mehmet Taygun, Saruhan Erim, Timuçin Gürer gibi iyi müzisyenler vardı.

8 Haziran 1983 tarihli B.Ü. konserinin programı aşağıdaki gibiydi:

1) Ove Tra L'Herbei Fiori - B. Croce.

2) Where is the Newborn King - J.S. Bach.

3) Geographical Fugue - Ernst Toch. Bu deneysel parça Sözel Koro adı verilen bir tekniğin örneklerinden. Bu tür parçalarda müzik olmuyor, söylenen sözcüklerin çarpışması ve dinamiğinden bir uyum oluşturuluyor.

İşte sözleri:

Trinidad!

And the big Mississippi

and the town Honolulu

and the lake Titicaca,

the Popocatepetl is not in Canada,

rather in Mexico, Mexico, Mexico!

Canada, Málaga, Rimini, Brindisi

Canada, Málaga, Rimini, Brindisi

Yes, Tibet, Tibet, Tibet, Tibet,

Nagasaki! Yokohama!

Nagasaki! Yokohama!


Sözler bir füg formunda defalarca yineleniyor ve bir crescendo ile sona eriyor.

4) Sanctus.

5) I Get Up, I Get Down - Yes. Bu parça Yes'in solisti Jan Anderson'un olağanüstü vokaliyle dikkati çekiyor. Sanırım bunda Bora Ebeoğlu solo yapmıştı.

In her white lace
You can clearly see the lady sadly looking.
Saying that she'd take the blame
For the crucifixion of her own domain.

I get up, I get down,
I get up, I get down.
Two million people barely satisfy.
Two hundred women watch one woman cry, too late.
The eyes of honesty can achieve.
How many millions do we deceive each day?

[Thru the duty she would coil their said
amusement of her story asking only interest
could be laid upon the children of her domain]

I get up, I get down.
I get up, I get down.

In charge of who is there in charge of me.
Do I look on blindly and say I see the way?
The truth is written all along the page.
How old will I be before I come of age for you?
I get up, I get down.
I get up, I get down.
I get up, I get down.

6) Squonk - Genesis.

Like father like son
Not flesh nor fish nor bone
A red rag hangs from an open mouth.
Alive at both ends but a little dead in the middle,
A-tumbling and a-bumbling he will go.
All the King's horses and all the King's men
Could never put a smile on that face.

He's a sly one, he's a shy one
Wouldn't you be too.
Scared to be left all on his own.
Hasn't a, hasn't a friend to play with, the Ugly Duckling
The pressure on, the bubble will burst before our eyes.
All the while in perfect time
His tears are falling on the ground
BUT IF YOU DON'T STAND UP YOU DON'T STAND A CHANCE.

Go a little faster now, you might get there in time.

Mirror mirror on the wall,
His heart was broken long before he ever came to you.
Stop your tears from falling,
The trail they leave is very clear for all to see at night
all to see at night.

In season, out of season
What's the difference when you don't know the reason.
In one hand bread, the other a stone.
The Hunter enters the forest.
All are not huntsmen who can blow the huntsman's horn
By the look of this one you've not got much to fear.

Here I am, I'm very fierce and frightening
Come to match my skill to yours.
Now listen here, listen to me, don't you run away now
I am a friend, I'd really like to play with you.
Making noises my little furry friend would make
I'll trick him, then I'll kick him into my sack.
You better watch out... You better watch out.

I've got you, I've got you, you'll never get away.

Walking home that night
The sack across my back, the sound of sobbing on my shoulder.
When suddenly it stopped,
I opened up the sack, all that I had
A pool of bubbles and tears - JUST A POOL OF TEARS.

All in all you are a very dying race
Placing trust upon a cruel world.
You never had the things you thought you should have had
And you'll not get them now,
And all the while in perfect time
Your tears are falling on the ground.


The Squonk is of a very retiring disposition and due to its ugliness, weeps constantly. It is easy prey for hunters who simply follow a tear-stained trail. When cornered it will dissolve itself into tears.
True or False?


7) Atom Heart Mother - Pink Floyd. Pink Floyd'un erken psychedelic döneminin bu senfonik parçasını repertuara almak gerçekten cesaret işiydi. Sanıyorum pek de kötü olmamıştı.


8) Gone Hollywood - Supertramp

It’s just heartbreaking
I should have known that it would let me down
It’s just a mind aching
I used to dream about this town

It was a sight to see
The place to be,
Where the living is easy
And the kicks can always be found

It’s such a shame about it
I used to think that it would feel so good
But who’s to blame about it
So many creeps in hollywood

I’m in this dumb motel
Nea the ’taco bell’
Without a hope in hell
I can’t believe that I’m still around

Ain’t nothin new in my life today
Ain’t nothing true it’s all gone away

I’ve had too much cryin’, seen too much grief
I’m sick of tryin’ it’s beyond belief
I’m tired of talking on the telephone
They’re trying to tell me that they’re not at home

Ain’t nothing new in my life today
I’m tired of walking from place to place
I’ve yet to come across a friendly face
And now the words sound familiar, as them slam the door
’you’re not what we’re looking for.’

Ain’t nothing new in my life today
Ain’t nothing true it’s all gone away

If we only had time, only had time for you
If we only had time, only had time for you
If we only had time, only had time for you

It was a heartbreaking
Now I ride in the big fine car
It was mind aching
I’m the talk of the boulevard

So keep your chin up boy
Forget the pain
I know you’ll make it
If you try again

There’s no use in quitting
When the world is waiting for you


9) We Have Heaven - Yes. Son derece karmaşık yapılı bir vokal altyapısı olan bu parça aynı sözlerin farklı vokallerle yinelenmesine dayanıyor. (Bu arada yıllar sonra o zaman kullandığımız sözlerin yanlış olduğunu keşfettim)

Tell the moon, don't tell the March Hare
Tell the moon, don't tell the March Hare
Tell the moon, don't tell the March Hare
Tell the moon, don't tell the March Hare
He is here
He is here
He is here
He is here
Tell who don't tell the marcher
Tell who don't tell the marcher
Tell who don't tell the maracher
Tell who don't tell the marcher
We have heaven
We have heaven
We have heaven
We have heaven


10) Critical Mass - Wind on the Water - Crosby, Stills, Nash and Young.

Enstrümantal ve vokal karışımı bir girişten sonra CSNY'ın nefis yumuşak vokalini temsil etmeye çalışmıştık.

Over the years you have been hunted
by the men who threw harpoons
And in the long run he will kill you
just to feed the pets we raise,
put the flowers in your vase
and make the lipstick for your face.
Over the years you swam the ocean
Following feelings of your own
Now you are washed up on the shoreline
I can see your body lie
It's a shame you have to die
to put the shadow on our eye
Maybe we'll go
Maybe we'll disappear
It's not that we don't know
It's just that we don't want to care.
Under the bridges
Over the foam
Wind on the water
Carry me home.

11) Wishing You Were Here - Chicago. Bu soft rock parçası koroya uyarlandığına oldukça iyi bir sonuç çıkmıştı.

Sleepless hours and dreamless nights and far aways
Ooo ooo ooo, wishing you were here
Heaven knows and lord it shows when Im away
Ooo ooo ooo, wishing you were here

Same old show in a different town on another time
Ooo ooo ooo, wishing you were here
Even though youre far away, youre on my mind
Ooo ooo ooo, wishing you were here

And Id like to change my life, and you know I would
Just to be with you tonight, baby, if I could
But Ive got my job to do, and I do it well,
So I guess thats how it is.

Ooo ooo ooo, wishing you were here
Ooo ooo ooo, wishing you were here

On the road its a heavy load, but Ill get by
Ooo ooo ooo, wishing you were here
Pay the price, make a sacrifice, and still Ill try
Ooo ooo ooo, wishing you were here


12) Günaydın - Dört Kişilik Düş - Bülent Ortaçgil. Bülent Ortaçgil'in bu iki sakin parçası Deniz Şener'in uyarlamasıyla büyük bir koronun daha dinamik parçasına nasıl dönüştü bilmiyorum.

İşte sözler:

Dört Kişilik Düş

Dört Yanımda Dört Kişi
Hepsi de Başka
Hepsinin Elleri
Benim Üstümde
Hepsi de Der ki
Sen Sen Değilsin
Biz Olmasak Ne Yaparsın

Dört Yanımda Dört Kişinin Dört Yanında
Aman Dizilmişiz Petek Şeklinde
Suyun En Üstündeki Damla Gibi
Ayağımızda Bin Kilo

Uzadıkça Uzamakta Dört Kişili Düşüm
İçimdeki Sancım Büyümekte

Aynı Eve Tıkılmışız Tepeleme
Herkesin Ağzında Ayrı Bir Şarkı
Neden Bilinmez Kim Yapmış
Kulaklarım Yok Olmuş

Uzadıkça Uzamakta Dört Kişili Düşüm
İçimdeki Sancım Büyümekte

Bişeyler Çoğaldıkça Bişey Eksiliyor
Özgürlüğüm Artık Onlarla Beraber
Etime Yapışan Ah O Eller
Hep İsterler, İstiyorlar

Günaydın

Günaydın Size
Günaydın Bize
Hepimize Günaydın
Günaydın Hepimize

Bugün Yeni Bir Gün
Sevimli Bir Gün
Yeni Bir Gün Bugün
Hepimize Günaydın


13) Carry On - Crosby, Stills, Nash and Young.

One morning I woke up and I knew
You were really gone
A new day, a new way, I knew
I should see it along
Go your way, I'll go mine and
Carry on

The sky is clearing and the night
Has gone out
The sun, he come, the world
is all full of light
Rejoice, rejoice, we have no choice but
To carry on

The fortunes of fables are able
To sing the song
Now witness the quickness with which
We get along
To sing the blues you've got to live the tunes and
Carry on

Carry on
Love is coming
Love is coming to us all

Where are you going now my love?
Where will you be tomorrow?
Will you bring me happiness?
Will you bring me sorrow?
Oh, the questions of a thousand dreams
What you do and what you see
Lover can you talk to me?

Girl when I was on my own
Chasing you down
What was it made you run?
Trying your best just to get around.
The questions of a thousand dreams
What you do and what you see
Lover can you talk to me?


14) Looking Around - Yes

Looking around me
There's not so much in life that I miss
Things that I can't see
I'll touch and I'll feel then I'll kiss
Then I saw you standing there
With a smile I couldn't share
Just looking around, everywhere.
Tunes that I can't hear,
would take me for a while my smile
Fares that are too dear
I'd rather walk out another smile
Then I heard a tune so right
It was in the light of night
just listening around everywhere
All the things I've wanted to do
take so much time to get around to you
just reach out and catch and hold on
having trails of dust and lust but never even lying or trying
just keep on moving and never dying.
Smiles that I don't see
I'll make them up as I go on
Laughs that just can't be
I'll make and laugh at everyone
Then I saw you in your place
with a laugh upon your face
Just looking around everywhere
Looking around with my feet on the ground full of words and
of sound bring smiles all around
Satisfy me with your words that can be full of sound and I'll
see I'm just looking around.


Alkışlar üzerine Wind on the Water ve Gone Hollywood yinelenmiş.....

Ben artık çalışma hayatına atıldığım için 1984'ten sonra çalışmalara katılamadım.

Deniz Şener daha sonraki yıllarda BÜMK Rock Korosu'nun yöneticiliğine devam etti.

Arkası Yarın

TRT'nin tek televizyonu ve bir kaç radyosu olduğu yıllardı. Radyo dinlemek önemli zevklerimizden biriydi.

Benim en sevdiğim programlardan biri "Arkası Yarın"dı. Yanılmıyorsam sabahları 9-10 arası olurdu. Genelde önemli Türk yazarlarının eserlerinin radyo uyarlamalarını yayınlarlardı. Arada bir de yabancı yazarların eserleri.

Neredeyse 40 yıl olmuş dinlemeyeli, ama nedense bir yayın aklıma takılıp kalmış. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın "Gulyabani" eserinin Arkası Yarın uyarlamasını dinlemiştim. Yaşım küçük olmalıydı, çünkü biraz korkarak dinlediğimi anımsıyorum. Sanırım bunun nedenlerinin biri de yayının başındaki müzikti.

Yıllar sonra bu müziğin Norveç'li besteci Edvar Grieg'in Peer Gynt süitinin bir parçası olan In the Hall of the Mountain King olduğunu öğrendim ve Gulyabani atmosferini gayet iyi yansıttığına karar verdim.

Sanıyorum edebiyatla ilk tanışmam Arkası Yarın ile olmuştu. Sonradan bir çoğunu okuyacağım kitapların drama uyarlamalarını büyük bir dikkatle dinler, bazılarını sonradan okuyarak daha iyi anlar, bazılarını ise yalnızca radyodaki uyarlamalarıyla anımsardım.

Şimdilerde radyoyu sabahları işe gidip giderken arabada dinleyebiliyorum. Genelde de BBC World oluyor dinlediğim. İşin güzeli, BBC aynen Arkası Yarın formatında drama uyarlamaları yayınlıyor. (Belki de TRT ilk olarak onlardan almıştır bu formatı)

Bu yazıyı yazarken merak edip TRT'nin Web sayfasına girdim. Büyük bir şaşkınlıkla Arkası Yarın'ın halen devam ettiğini farkettim. Tabii teknoloji ilerlediği için artık programları Internet'ten canlı dinlemek mümkün. (*)

Kim bilir, belki arada bir bağlanıp dinlerim Arkası Yarın'ı.....

14 Ekim 2007 Pazar

Yazko Çeviri


Üniversiteyi bitirdiğim yıllarda (1982) tam olarak ne yapacağıma karar verememiş bir durumda asistanlığa başlamış ve bir yandan da master yapıyordum. O sıralarda uzun zamandır ilgi duyduğum çeviri işine ciddi olarak eğılmeye karar vermiştim.

Bir bilgisayar ithalatçısının isteği üzerine yeni çıkan bilgisayarlarının el kitaplarının çevirisi ilk ciddi işimdi. Tabii teknik çeviri çok ilginç bir iş sayılmazdı. Benim gözüm edebiyat çevirisindeydi. Bu arada çeviri bürolarıyla görüşüyor, onlardan düzenli olarak nasıl iş alabileceğimi ve aldığım işlerle başka bir yerde çalışmaya gerek duymadan ihtiyacımı karşılayacak kadar para kazanıp kazanamayacağımı hesaplıyordum.

1980 yılının darbe öncesine denk düşen günlerinde bir Yazarlar Kooperatifi kurulmuştu. YAZKO adlı bu kooperatif yazarları örgütleyerek kendi kitaplarını, dergilerini yayınlamalarını sağlamaya çalışıyordu. Bastıkları (küçük boyutta) kitapların yanısıra Memet Fuat'ın yönetiminde yayınlanan Yazko Edebiyat dergisiyle ülkenin edebiyat yaşamına büyük katkıda bulunuyorlardı. Somut dergisi de oldukça ayrıntılı tartışmaların yer aldığı ve ülke kültür ve düşünce hayatına önemli katkıları olan bir yayındı.

Bu arada 1981 yazında da Ahmet Cemal yönetiminde her iki ayda bir yayınlanan Yazko Çeviri dergisini yayınlamaya başlamışlardı. Ben de dergiyi ilgiyle izliyordum. Dergiye katkıda bulunan çevirmenlerin listesi gerçekten etkileyiciydi : Ahmet Cemal, Cevat Çapan, Fatih Özgüven, Yurdanur Salman, Özdemir İnce vb.

1983 yılında dergi bir de "Azra Erhat Çeviri Ödülü" düzenleyerek çeviri tutkunlarını teşvik etmeyi amaçlamıştı.

2. sayıdan itibaren zaman zaman "Özel Bölüm" adı altında bir tema işlenmeye başlanmıştı. "Savaş ve Barış ve Anna Karenina","Vahşet Tiyatrosu", "Marcel Proust","Dostoyevski", "Barış için Çeviriler", "Vietnam Edebiyatı" gibi temalar bu özel bölümleri ilginç hale getiriyordu. 1984 başında bir de Kafka Özel Sayısı yayınlanmıştı.

Ben çocukluktan beri ilgilendiğim Bilim Kurgu edebiyatını çeviri yoluyla da olsa gündeme getirmek istiyordum. Şimdi bile anlamakta zorluk çektiğim bir cesaretle Cağaloğlu'ndaki Yazko binasına (evet, o zamanlar yayınevleri hala Cağaloğlu'ndaydı) gidip Ahmet Cemal ile görüştüm ve Bilim Kurgu ile ilgili bir Özel Bölüm yapmayı önerdim. Bölüm için gereken yazı ve çevirileri ayarlayacak ve tüm bölümü oluşturacaktım. Son derece nazik ve beyefendi birisi olan Ahmet Cemal beni dikkatle dinledi ve bunun gerçekten ilginç olacağını söyledi. Uçarcasına oradan çıktım ve çalışmaya başladım.

Hazırladığım özel bölüm "Yazınsal Tür Olarak Bilim Kurgu" adıyla derginin 14. sayısında (Eylül-Ekim 1983) 34 sayfa olarak yayınlandı. Tanıtıcı yazılar ve çeviriler için sevgili arkadaşım ve Bilim Kurgu tutkunu Levent Akın ile birlikte çalışmıştık. Ben Ray Bradbury'den "Icarus Montgolfier Wright", Harlan Ellison'dan "Repent! Harlequin, Said the Ticktockman", Levent Akın ise Ray Russell'dan "The Room", Robert Sheckley'den "The Shop of Worlds" ve Ursula K. Le Guin'den "Objects" öykülerini çevirmişti.

Maalesef Yazko Çeviri de diğer Yazko yayınları gibi kooperatifin zor duruma düşmesiyle Şubat 1984'te yayınına son vermek zorunda kaldı. 1985-1986 yıllarında kısa süren bir "Dün ve Bugün Çeviri" serüveninden sonra (BFS yayınevinin çıkardığı dergi 3 sayı yayınlanabilmişti) Türk çeviri dünyasında önemli bir yer tutacak olan Metis Çeviri dergisi yayınlanacaktı. Benim de mutfağında yer aldığım bu dergiyi başka bir yazıda anlatacağım.

25 Ocak 2007 Perşembe

Abdi İpekçi Vurulduğunda Neredeydiniz?


İki gündür ülkeden yine uzun zamandır unuttuğumuz rüzgarlar geliyor buralara. Hrant Dink'in öldürülmesi bir süredir durmuş gibi görünen siyasi cinayetleri yeniden hortlattı. Tabii ülkenin aydınlarına karşi girişilen cinayet kampanyasının belki en önemli halkası 1 Şubat 1979'da gerçekleşen Abdi İpekçi cinayetiydi.

O gün üniversitedeki sömestri tatilim sırasında ailemle birlikte gittiğim Kayseri'den Rize'ye gidiyordum. Arabanın radyosu o uğursuz haberi verdi. Abdi İpekçi vurulmuştu. Büün Türkiye'yi şoke eden bu olay daha sonra ülkeyi sarsacak yeni olaylara yol açacak, yurt dışına kaçan Mhmet Ali Ağca Papa'yı vuracak, olayın elebaşları daha sonra bir çok olaya karışacak, son olarak Susurluk Kazası'yla ortaya çikacak karmaşık lişkilere gireceklerdi.

12 Eylül'le sonuçlanacak yokuş aşağı çılgın macera İpekçi'den sonra Kemal Türkler, Gün Sazak gibi kurbanları da alarak hızlanacaktı.

23 Ocak 2007 Salı

Ansiklopediler

Bir süredir evde devam eden tadilat nedeniyle kütüphanemdeki kitapları taşımak zorunda kaldım. Daha sonra da kütüphanenin yerini değiştirdim ve fırsattan istifade eski kitap, dergi ve yazıları ayıklamaya karar verdim. Bunu yaparken elime 1993-1994 yıllarında yayınlanan Ana Britannica ansiklopedisi geçti.

Bizim kuşağımız için ansiklopediler önemli bir bilgi kaynağıydı. Bizden önceki kuşak Meydan Larousse ile yetişmişti, ama bizim evde Fransızca'dan çevrilen bu ansiklopedi yoktu. Sonra da yıllarca ansiklopedi öncelikli bir ihtiyaç olamadı.

Kadıköy Maarif Koleji'nde okuduğum için benim en büyük özlemlerimden biri Encyclopedia Britannica sahibi olmaktı. O zamanki harçlığım buna elvermediği için bu bir türlü gerçekleşemedi. Ta ki yıllar sonra Ana Britannica yayınlanınca bu amacım tam olmasa da gerçekleşti. Daha sonra çocuğum olunca da Temel Britannica'yı aldım.

Ama aradan yıllar geçip Internet yaygnlaşınca doğrusu kağıda basılı ansiklopedilerin de modası geçti. Her an değişen bilgilerle başa çıkmak için senede bit ansiklopedilerin yayınladığı Yıllık cildi yetersiz kalmaya başladi. Hele Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ortaya çıkan onlarca devlet ve bunlaın statüsünün sürekli değişmesi, bu tür bilgilerin güncel kalması olasılığını yok etti.

Geçen yıl Microsoft Encarta 2006'yı aldım. Oldukça zengin bir ansiklopediydi ve bir yıl boyunca düzenli güncellemeler de fiyata dahildi. Geçenlerde bir yıl sona erdi, artık yeni güncellemeler gelmeyecek. Ama yeniden 2007 için para ödediğimde bir yıl daha sürecek.

İşte bu tür bir güncelleme olanağını sunamayan ansiklopedi yayıncıları yavaş yavaş ortadan kalkarken, zamana ayak uyduranlar elektronik ansiklopedilere geçip hem alışık oldukları işlerini yeni bir ortamda sürdürdüler, hem de daha önce düşunemeyecekleri yepyeni bir müşteri grubuna ulaşabildiler.

Benim Ana Britannica'larıma gelince... Maalesef yeniden dönüştürülmek üzere kağıt dönüştürme istasyonunu boyladılar...

03 Ocak 2007 Çarşamba

Sentimental Journey - 25. Yıl

Daha önceki bir yazımda Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü bünyesinde kurduğumuz "Sentimental Journey" grubunun kuruluşunu anlatmıştım. 1982 yılında çalısmalarımız devam etmiş ve repertuarımızı iyice geliştirmiştik. Önce yalnızca "spiritual"lardan oluşan repertuar sonradan Türkiye için biraz fazla kısıtlı dinleyiciye hitap eder düşüncesiyle çeşitli caz ve popüler bestelerle zenginleştirilmişti. Şarkılardan birini grup adı olarak seçmiştik ve bu da genel çizgimize çok uymuştu. Vokal ağırlıklı, duygusal parçalar, içli spirituallardan oluşuyordu repertuar ve hep yoğun armoni üzerine dayalıydı. "God Bless the Child" gibi bazı parçalarda solist öne çıkıyor, diğerlerinde tüm vokaller dengeli kullanılıyordu.

Geleneksel olarak her grubun yaptığını yaptık ve Boğaziçi Üniversitesi Büyük Toplantı Salonu'nda (Robert College zamanındaki adıyla Albert Long Hall) ilk konserimizi verdik. Bendeki broşüre bakılırsa tarih 12 Haziran 1982. Yanılmıyorsam iki ayrı gece konser tekrarlandı. Albert Long Hall'un inanılmaz akustiğinde sanıyorum olduğumuzdan çok daha iyi bir performans sergiledik. Bu arada performansı kaydetmiştik ve bir kaset oluşturduk. Oldukça kötü bir kayıt olmasına rağmen iyi bir anı olarak hala saklıyorum.

Daha sonra repertuarın sınırlı bir kısmıyla (ve yanılmıyorsam grubun da bir kısmıyla) Amerikan Kültür Merkezi ve British Council (İngiliz Kültür Merkezi)'nde de konserler verdik.

Küçük çevremizin biraz dışına çıkmamızı sağlayan olay, yine ayrıntılarını bugün anımsamadığım bir şekilde ünlü Türk cazcısı Emin Fındıkoğlu ile tanışmamız ve onun aracılığıyla Bodrum Festivali'ne davet edilmemiz oldu (1960'larda meşhur Berklee Caz Akademisi'ni bitirdiğini yeni öğrendim). Eylül 1982'de düzenlenen (ve her yıl yenilenen) bu festivale davet edilince heyecanlandık tabii. Bu arada Feryal gruptan ayrılmıştı (ya da Bodrum'a gelemiyordu) Grubun kız elemanları hemen duruma el koydular ve grupsak uyumlu giysilerimiz olması gerektiğine karar verdiler. Erkeklere beyaz tişört ve mavi spor pantalon, kızlara da beyaz bluz ve kırmızı etekten oluşan şirin kıyafetler alındı. (Bkz. alttaki konser fotoğrafı. Ben en sağda ayaktakiyim)


Bodrum'da biraz etrafı gezdikten sonra Emin Fındıkoğlu'nun çaldığı bara gidip onu dinledik.

Ertesi gün festivalin yapıldığı Bodrum Kalesi'ne prova yapmaya gittik. Erol Evgin de festivale katılıyordu ve ekibiyle prova yapıyordu. Kendisine ayrılan süreyi çok aştığı halde gecikmeli olarak ayrılırken biraz alaycı bir tavırla ("haydi çocuklar gidelim cazcılar prova yapacakmış" demesi bende hayli antipati yaratmıştı, halbuki lise yıllarında çok sevdiğim bir pop müzik sanatçısıydı.

Festivaldeki konser epeyce ilgi çekti. Seyirci caza aşinaydı, bizim repertuarımız biraz değişik de olsa ilgilerini çekti.

Grup olarak bir süre daha birlikte çalıştık, ama ilk heyecan sona eriyordu, grubun tüm üyeleri kendi iş yaşamlarında gittikçe daha yoğun günler yaşıyorlardı ve maalesef 1982 sonu-1983 başında Sentimental Journey dağıldı. Tam 25 yıl olmuş... Aramızdan bir çoğu müziği bir meslek olarak devam ettirmedi ama en azından benim yaşamımda bu serüven 25 yıl sonra bile önemli bir yer tutmaya devam ediyor.

BÜMK serüvenimin bundan sonrasını bir başka yazıda ele alacağım....

(Sentimental Journey özel Blog'una buradan erişilebilir)

29 Aralık 2006 Cuma

Merkez Bankası ve National Geographic



Uzun bir süredir ara verdiğim National Geographic aboneliğini geçenlerde yeniden başlatmıştım. Dün 2007 Ocak sayısı gelince 1970'lerin sonu aklıma geldi. O yıllarda Türkiye Ecevit hükümeti yönetiminde oldukça içe dönük bir politika izliyor, bir çok ülkenin de politikaları sonucu ülkede büyük bir döviz sıkıntısı yaşanıyordu. O zamanki muhalefet lideri Demirel bu durumu "ülkeyi yetmiş sente muhtaç ettiler" sözüyle özetlemişti.


Döviz sıkıntısı son haddindeydi ve ithalat için döviz bulmak büyük sorundu. National Geographic bir vakıf olduğu için abone ücretinin %80'ini merkez bankası veriyor, ama kalan kısım için özel bankalara yönlendiriyordu. %80'lik kısım için Tophane'deki (yoksa Kemeraltı mıydı?) Merkez Bankası şubesine gidiyor, bir sürü form dolduruyor ve bir iki saat içinde bir çek alabiliyorduk. Daha sonra bir özel banka şubesine gidip geri kalan miktar için döviz çeki almaya çalışıyorduk. Her banka bunu yapmıyordu, yapanlar da oldukça yüksek komisyon istiyordu. Daha sonraki dönemlerde de yurt dışı okul başvuruları için çek göndermek gerektiğinde benzeri sıkıntılarla karşılaşıyorduk, ama durum biraz daha düzelmişti, özel bankalar çekleri veriyordu ama komisyonlar yine yüksekti.
Tabii ki o günlerde her köşe başında döviz büfeleri olacağını, internetten kolayca döviz alışverişi yapılabileceğini, hele hele döviz kurlarının uzun sabit kalacağını, hatta Türk lirası karşısında gerileyeceğini düşünmek mümkün değildi...

11 Aralık 2006 Pazartesi

Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü (1981)

Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü (BÜMK), Türk müzik kültürüne katkısı bulunan çok sayıda müzisyen yetiştiren ya da onların ortaya çıkmasına yardmıcı olan bir üniversite kulübü olarak tarihte yerini almıştır. 1980'lerde Sumru Ağıryürüyen, Mozaik Grubu (Ayşe Tütüncü, Bülent Somay, Timuçin Gürer, Mehmet (Kuzu) Taygun, Saruhan Erim, Timuçin Gürer), Bora Ebeoğlu, Nezih Ünen, Serdar Ateşer ve daha aklıma gelmeyen bir çok müzisyen bu kulübün küçük ve kısıtlı çalışma odalarından çıkıp geldiler ve en azından bazıları hep müzikle ilgili kaldı. Daha sonraki yıllarda Teoman, Aylin Aslım, Nil Karaibrahimgil gibi müzisyenler de buradan geçmiş, ama kulüple ne kadar ilgileri olduğunu ben bilmiyorum. BÜMK her zaman BÜTMK (Türk Müziği Kulübü) ile eleman konusunda rekabet içindeydi. Kişiler eğilimleri ve müzik zevklerine göre iki kulüpten birini seçerlerdi. BÜTMK bünyesinden de Mahmut Abra, Cengiz Onural gibi müzisyenler çıkmıştı.


Benim BÜMK ile ilişkim 1981 yılında başladı. Daha önce müzikle ilgim, iyi bir izleyici olmaktan öteye geçmiyordu. Aslında lisenin ilk yıllarında klasik müziğe merak salmıştım ve zaman zaman Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere (Cuma akşamı olurdu, Cumartesi sabahı da tekrar edilirdi) giderdim. Ancak lisedeki müzik derslerimiz genelde boş geçerdi ve tüm ortaokul ve lise öğrenimimde müzikle ilgili doğru dürüst bir şey öğrenmemiştim.


Üniversitede arkadaş toplantılarında ve yemeklerde genelde Klasik Türk Müziği ya da Türk Sanat Müziği repertuarımdaki şarkıları arkadaşlarımla paylaşıyordum. Genelde iyi bir müzik kulağım vardı ve şarkı söyleyişim övgü alıyordu. Üniversitede BÜMK çok aktifti ve son yıllarda Semih Fırıncıoğlu'nun çabalarıyla epeyce bir faaliyet oluyordu. Semih Fırıncıoğlu özellikle "Spiritual" şarkılarına yeni düzenlemeler yapmış ve onları oldukça cazip hale getirmişti.

Üniversitenin 3. sınıfında olduğumu hatırlıyorum. BÜMK bünyesinde bir koro kurulacağı duyuruldu. Ben de sonunda kendi yeteneğimi deneyebileceğim bir fırsat olduğu için hemen başvurdum. Koro şefi klasik bir eğitimden geçmişti ve özellikle Türk halk türkülerinin çok sesli uyarlamaları üzerine çalışıyordu. O dönemle ilgili aklımda pek bir şey kalmamış ama basılı notalardan uzun süreli çalışmaları anımsıyorum.
Bu koro denemesi pek bir yere gitmedi. İlgi mi azaldı, müzik türü mü ilginç gelmedi anımsamıyorum ama kısa sürede çalışmalarınd durduğu aklımda.

O arada çalışmalar sürerken BÜMK bünyesinde bir araya gelen bir sürü arkadaş berbaer bir şey yapabilir miyiz sorusunu sorduk kendimize. Semih Fırıncıoğlu'nun spirituals uyarlamaları ilginçti ama tek bir müzik türünden oluşan repertuar oldukça kısıtlayıcı gelebilirdi, ayrıca Türkiye'de çok bilinen bir tür de değildi. Yine de hevesle küçük bir koro kurduk.

Piyano üstadı sevgili Orhan Erişir bize piyanoda "accompaniment" (eşlik) yapmayı seve seve kabul etti. Koronun itici gücü, müzik bilgisi de epeyce güçlü olan Işıl Yetkin'di. Işıl'ın aynı zamanda müthiş etkileyici alto bir sesi vardı (solo yaptığı "God Bless the Child" hala hatırımda!). Ben bas söylüyordum (ilk koro çalışması sırasında sesimin aslında bariton olduğunu, ama çalışmayla bas partisyonları da söyleyebildiğimi keşfetmiştim), benle beraber İbrahim Üstünes diğer bastı. Tenorlarda Cem Mergen ve Ercan Birced "döktürüyorlardı" ama konservatuarlı Gökhan Şakar da ustalığıyla yardımcı oluyordu onlara. Sopranolarda Feryal Tuncer ve Hale Eryılmaz, mezzo-sopranolarda Tijen Önöz (sonra Tijen Mergen) ve Süada Congar vardı. Repertuarı genelde Orhan ve Işıl (kuzenlerdi aynı zamanda) hazırlıyorlardı. Biraz eklektik olmasına rağmen vokal özellikleri öne çıkan spiritual ve ballad şarkılar, ayrıca Burt Bacharach gibi ustaların romantik koro şarkılarından oluşan bir repertuardı. Koroya isim ararken şarkılardan biri olan "Sentimental Journey" cazip geldi ve ismimiz bu oldu.

Bu macerayı bir başka yazımda ele alacağım.....

20 Kasım 2006 Pazartesi

Süreyya Sineması


Geçen yıl okuduğum bir haber doğrusu canımı sıktı. "Süreyya Sineması 30 Aralık'ta kapanıyor"

Süreyya Sineması ile tanışmam 1970'lerin başında olmuştu. Kadıköy Maarif Koleji'nde Daimi Yatılı öğrenciydim (Daimi Yatılılar aileleri İstanbul dışında olduğundan hafta sonu da dahil okulda kalırlar, ancak okul tatillerinde evlerine giderlerdi). Ortaokulu bitirdiğimizde artık hafta sonları kendi başımıza okul dışına çıkma hakkını kazanıyorduk. Akşam belli bir saatte geri dönmek şartıyla dışarı çıkar, hemen Bahariye Caddesi'ne kendimizi atardık.Ben her zaman bir sinema delisi olduğum için hafta sonları çıktığımda Cumartesi 2, Pazar iki olmak üzere iki filme gider, tüm harçlığımı filmlere yatırırdım.

Hemen hemen her hafta Süreyya Sineması'na uğrardım. Her ne kadar bölgedeki diğer sinemalara gitsem de Süreyya'nın havası başkaydı. Bir kere, gerçek bir sinemaya benziyordu. Locaları vardı, her ne kadar pek kullanılmasa da. Sonra fuayesi, dış cephesi, antraktta satılan Alaska frigosu ile başka bor atmosferdi çoğunlukla. Sanırım orada her türlü filmi izledim, ama daha çok Fransız filmleri aklımda kalmış, özellikle de nedense Jean-Louis Trintignant.

Yıllardır Süreyya'ya uğramadım. Son atmosferi nasıldı, eski havası bozulmuş muydu bilmiyorum. Ama, tümüyle kapanmayıp Kültür Merkezi'ne de dönüşmüş olsa, benim için eski büyüsü yok olacak, çocukluğumun masumiyeti içinde, hafta sonları karanlık salonlarda sinemanın esrarına kendimi kaptırdığım o saatler ne yazık ki geri gelmeyecek....

03 Kasım 2006 Cuma

Doğan Kardeş Dergisi

Çocukluğumun ilk yıllarında okumaya olan ilgim anne babamın dikkatini çekmiş. Dedem de bana okumayı öğretmiş. Gazeteleri tüketip yeni bir şeyler aradığımda basit kitaplar ve bulduğun her şeyle oyalanmışım.

60'lı yılların çocuklarının fanatiği olduğu ilk ve tek dergi Doğan Kardeş'ti. Üzerinden çok yıllar geçtiği için bütün ayrıntıları anımsamam olanaksız, ama aklımda kalan en güzel çizgi roman Ateştop'tu. Ateş Kaptan, bu serinin kahramanıydı. Bir de kötü Kara Kaptan vardı, onun da eskiden iyi olduğu söylenirdi. Mor Kaptan anımsadığım diğer kahraman.

Yıllar sonra bunu anımsadığımda bu serinin orijinalini bulmaya çalıştım. Anlaşılan bu çizgi romanın oriinali Stingray gibi başka dizileri de yazan Slyvia ve Gerry Anderson'un Captain Scarlet and the Mysterons. Gerry Anderson yine çocukluğumda nefessiz izlediğim Uzay:1999'un da yapımcısı.

19 Ekim 2006 Perşembe

12 Eylül Darbesi Olduğunda Neredeydiniz?

12 Eylül 1980 darbesi olduğunda ben üniversitede stajımı yaptığım için üniversite yurdunda kalıyordum. Sabah bir arkadaşım uyandırıp "darbe oldu kalksana" dediğinde önce şaka yapıyor sandım. Gerçi darbe söylentilerini benden başka herkes duymuştu.

Türkiye'nin çıkmaza doğru sürüklendiği yıllardı. Her gün televizyonda o gün kaç kişinin öldüğü duyuruluyor, aydınlar, gazeteciler, politikacılar, sendika liderleri öldürülüp duruyordu. Politikacılar bir türlü çıkmaza giren siyaseti yeniden harekete geçirecek atılımları gerçekleştiremiyor, ülke her geçen gün karanlığa sürükleniyordu.

Kalktıktan sonra yurtta radyosu olan birini aramaya başladık. Kısa dalga yayın yapan bir radyo bulduk ama bir çok yayın çıkmıyordu. Nedense bulduğum bir radyo istasyonu halen beynime kazılı duran bir yayın yapıyordu. "Deutsche Welle - Voce Germanije" Sanırım ikincisi Sırpça falan gibi bir dildi. Ama yayın yoktu.

Tabii biz de herkes gibi üniversitede kapalı kalmış, dışarıya çıkamamıştık. İki gün kadar sonra stajımı bitirip ailemin yaşadığı Şarköy'e gittim. Son otobüsteydim ve otobüs oraya geç vardı. Otobüsten indiğimde eve gitmek için yaklaşık 1.5 kilometre yolu yürümem gerekiyordu ve sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Yolda askerler çevirdi, ama otobüsün geç geeldiğini anlattım. Biraz da küçük yer olduğu için geçmeme izin verdiler ve sorunsuz eve ulaştım.

O zamanki ruh haliyle bazılarının bunun 27 Mayıs gibi ilerici bir darbe olduğunu düşünmüşlerdi. Her ne kadar bir gün öncesi ülkede hüküm süren kaos sona ermişse de kısa zamanda bu darbenin asıl yüzü görünecek, yıllar süren ve izleri halen temizlenemeyen bir dönem başlayacaktı...







06 Ekim 2006 Cuma

Delikli kartlar (punch card)

Günümüzde çocukların bile 2-3 yaşından itibaren bilgisayar kullandığı bir dönemdeyiz, ama bu hep böyle değildi. Burada anlatacaklarım bugünün çocuklarına masal gibi gelebilir.


Üniversitede okurken bilgisayar programcılığı dersinde delikli kartlar kullanmak zorundaydık, bir tanesini aşağıda görüyorsunuz:


Kullandığımız ana bilgisayar Univac 1106 idi. Delikli kartlarda 80 kolon vardı ve bu kolonların anlamı kullanılan programlama diline göre değişiyordu. Örneğin Fortran dilinde 6. kolonu delerseniz bu kartın devamının geleceini gösteriyordu. 1 ile 5. kolonar arası dildeki "etiketler" için kullanılıyordu. 1. kolona "C" yazmak bu kartın dilin bir parçası olmayıp yalnızca programla ilgili ek bilgiler içerdiğini gösteriyordu.


İlk kullandığımız kart delme makineleri her tuşa bastığımızda kartın bir sonraki kolonunu delerek bastığımız tuşa karşılık gelen deliği deliyordu. Yanlış bir tuşa basarsak kartı çöpe atmak gerekiyordu. Daha sonra kart delme makineleri değişti ve bir kerede bütün kartı yazıp işimiz bitince hepsini delebileceğimiz makineler kullanmaya başladık. Ancak bunlarda ekran olmadığından yalnızca yanlış tuşa bastığınızda işlemi tümüyle iptal etmek mümkün oluyordu.


Bilgisayar kullanımındaki bir başka sorun da programı oluşturan kartları dizip etrafına bir lastik bantla sararak bilgisayar operatörüne teslim etmekti. Bunu günde yalnızca 2-3 kez yapmaya zamanımız yetiyordu. Eğer bantı iyi takmamışsanız ve kartlar yere düşüp etrafa saçılırsa vay halinize! Sonuçtaki riski azaltmak için kağıt üzerinde programınızı iyice kontrol edip ancak emin olduğunuzda operatöre teslim ediyordunuz.


1981 yılındaki önemli bir gelişme, bilgisayar merkezine "disket" okuyucuların alınmasıydı. Disketler 8 inçti ve salladığınızda yelpaze görevi görebiliyorlardı. Artık bütün programı bir ekranda yazmak ve bitince bilgisayara göndermek mümkündü. Yine çıktıyı almak için bekliyorduk ama büyük bir ilerlemeydi bu yine de.


Aynı zaman diliminde üniversite ana bilgisayarını değiştirerek bir CDC Cyber aldı. Bu bilgisayar "terminal"lerle gelmişti. Artık etkileşimli (interaktif) çalışma mümkündü. Delikli kartlar tarihe karışmış, disketler kişisel bilgisayarların çıktığı tarihte küçülerek tekrar karşımıza çıkmak üzere rafa kalkmıştı.....

Beşiktaş Steagul Roşu'ya elendiğinde neredeydiniz?

Steagul Roşu-Beşiktaş maçı 1975 yılında UEFA Kupası'nda Romanya'nın Steagul Roşu takımıyla eşleşmişti. İlk maçı son derece kolay 2-0 kazanan Beşiktaş 2. maça çıktığında büyük bor avantaj sahibiydi.

O sırada ben İstanbul'da yatılı okuyordum. Dışarı çıkamadığımız için okulda açık bulunan bir radyodan maçı dinliyorduk. Artık maçın son dakikaları gelmişti ve golsüz eşitlik devam ediyordu. Artık bu iş bitti derken Beşiktaş bir gol yedi. Önemli değil diye düşünüyordu herkes. Ardından bir dakika geçmemişti ki bir gol daha yedik. Ne olduğunu anlamaya çalışırken 3. gol geldi.

Meşhur "5 dakikada Beşiktaş" lafı bu maçtan kalmadır. (Daha sonra Türk Sineması'nın seks filmleri furyası sırasında bir de film adı oldu bu)

Tabii ertesi gün Beşiktaşlılar olarak okulda kaçacak delik aradık. O yıllarda bugün gördüğümüz büyük paralar, yabancı oyuncular, çeşitli başarılar yoktu. Avrupa kupalarında 1. turu atlamak başarı sayılıyordu....